Eğitim

(Yazı ciddi manada uzun ve dağınık gelebilir sizlere. Ama bu yazımı şekil yönünden değil, daha çok içerik yönünden beğenmenizi dileyerek, huzurlarınıza sunuyorum.) Şimdi neden bu kadar basit bir başlık seçtin yazına diyebilirsiniz içinizden. Normalde yazımı tamamladıktan sonra yazım için en uygun başlığı bulmaya çalışırım. Ama bu kez öyle olmadı. Anlatacağım olayı okuduktan sonra muhtemelen siz de benim gibi düşüneceksiniz.

Bir arkadaşımı aramıştım hal hatır sormak için. Sohbet bayağı ilerlemişti ve ikimiz de bu sene üniversitemizde 1. sınıfa başlayacağımız için bu konu üzerinden konuşuyorduk.

Malumunuz ülkemizde yer gök “İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi” mezunu kaynıyor. Bu alanda iyi bir işe sahip olabilmek için kendinizi geliştirmeniz gerekiyor. Ben de arkadaşım da daha bölümlerimize bile başlamadan “Şu kursa gidelim, şu dili öğrenelim, şu topluluğa katılalım, şu sertifikayı alalım.” derdine düşmüştük. Bu beni çok düşündürüyor ama diğer yandan da hırslandırıyor, başarıya yaklaştırdığını hissediyordum.

Keyifli sohbetimizin ardından arkadaşıma bir radyo programını dinleyeceğimi söyleyerek telefonu kapattım.

O radyo programı “Zeki Kayahan Coşkun” tarafından hazırlanan “Matrax” isimli programdı.

Her neyse, programı dinlemeye koyuldum. İstanbul’dan 23 yaşında bir genç aradı programı. Zeki’nin istediği şeyleri bir kağıda yazarken, çokça hatalar yaptı. Zeki, her zaman böyle şeylere çok sinirlendiğinden; gencin bu tavırları üzerine sormaya başladı: 7*8=56, 9*8=62 ve şimdi hatırlayamadığım birkaç soru sordu. Lise mezunu (!) olan bu genç çarpım tablosundan sorulan soruların üçte ikisini bilemedi. Cumhuriyetimizin kuruluşunu 1919 ve İstanbul’un Fethi’ni de 1959 olarak yanıtladı.

Şimdi iki tabloyu karşılaştırıyorum (Peşin söylüyorum kendimi övmeyi sevmem, zaten övünülecek bir şeyim yoktur. Ama şimdi söyleyeceklerimi kendimi övmek için değil sadece karşılaştırma yapmak için söylüyorum.)

Birinci tabloda ben ve arkadaşım eğitimimizin üstüne bir nebze de olsa neler koyabiliriz telefonda bunu tartıştık.

İkinci tabloda ise cumhuriyetimizin kuruluşu ve İstanbul’un Fethi’nin dahi tarihini bilemeyen bir genç…

İki tabloda da bu ülkenin eğitim sisteminde yetişmiş öğrenciler var. Ama o gencin bu basit soruları bilememesinin altında yatan sebep ne?

Bu sorunun yanıtı gayet açık. Ezberci, tembel, öğrenciyi çalıştırmayan ve araştırmaya yönelmeyen, sürekli hazıra konmasını hedefleyen eğitim sistemimiz tabii ki de!

Zeki’nin yaptığı gibi ben de kızmıyorum o gence. Ama onun ‘Öğretmenim’ diye hitap ettiği insanları tanımayı o kadar çok isterdim ki…

Keşke kendilerine verilen ‘eğitimci’ sıfatındaki ‘eğitmek’ fiilini daha iyi anlayabilmiş olsaydı o öğretmenler. Keşke sınıfa; “Ders bitse de gitsem, bunlar da mezun olmak üzere, nasıl olsa paramı her türlü alırım.” mantığıyla değil de, o gençlere daha verimli nasıl ders anlatabilirimin mantığıyla girselerdi. Belki o zaman o genç ve o gencin türevleri 9 kere 8′in 62 etmediğini, cumhuriyetimizin 1919′da kurulmadığını, İstanbul’un 1956′da fethedilmediğini bilebilirlerdi. Belki şimdi onların arasından yeni Mustafa Kemal Atatürkler, Oktay Sinanoğlular, Mustafa İnanlar yetişiyor olurdu.

Etnik kökenler üzerine açılım yapacağımıza, azıcık da “Eğitim Açılımı” yapsak fena olmaz mı? Milletin altına giyeceği etekle veya  başına örteceği örtüyle uğraşmayıp da, bilimde daha fazla nasıl ilerleyeceğimizi göze alsak iyi olmaz mı? Her gece yeni ve niteliksiz üniversite açacağımıza elimizdeki pırlantaları gerektiği yerlerde kullansak, bu ülke için faydalı bir şeyler yapmış olmaz mıyız?

Bu hepimizin görevi! Birbirimizi evde, işte, okulda, sokakta; kısacası her yerde az az da olsa eğitebiliriz. Emin olun küçük gibi gözükse de, bunlar bu ülke için sağlam ve büyük adımlar olacaktır.

Tahsilsiz de olsa insanlarımızın cahillik oranının en alt seviyeye indiği bir Türkiye’yi görmek ümidiyle…

Hoşça kalın!…

Özel Not: Yazılarıma verdiğim bu uzun aradan dolayı bütün “Deneme Yazıları” ailesinin affını diliyorum. Bu süre içerisinde sizlere daha sağlam, daha düzgün yazılar verebilmenin yollarında dolaştım. Umarım daha güzel yazılarla bundan sonra yine beraberiz…

Okumaya Bunlarla Devam Et:

Yazan: Hacı Berat Korkmaz

1990 yılında Konya'nın Beyşehir ilçesinde doğdum. Doğduğum andan itibaren 18 yıl boyunca Seydişehir'de yaşadım. Bu yıllar içerisinde Alüminyum İlköğretim Okulu'nu ve Mahmut Esat Anadolu Lisesi'ni (nasıl becerdim hala anlayamıyorum) bitirdim. 2008 yılının temmuz ayında da Konya ili merkezine yerleştim. Şimdi de Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Bölümü öğrencisiyim. Hayatıma İzmir ve Konya'da devam etmekteyim. Yazıma her türlü yorum beklerim. :)

Bu Yazıyı Paylaş:

6 Yorum

  1. öğretmenleri suçlamak her zaman en kolay yol olmuştur. fakat bilesiniz ki bir çok yönden engellenmekteyiz. örneğin bir öğrenci hiç ders çalışmaz, derse katılmaz ve sınavlardan da zayıf not alır. bu öğrencinin normalde sınıfta kalıp tekrar o sınıfı okuması gerekir. öyle mi oluyor. hayır. milli eğitim bakanlığından gelen baskılarla bu öğrenciler tüm dersleri de zayıf olsa geçirilmek zorunda :( öğretmenin eli kolu bağlı. söz hakkı yok :(
    bu durumda hiç birşey öğretemediğiniz bu öğrenci önce ilköğretimi bitiriyor( ki bazı durumlarda okuma yazma bile öğrenememiş olarak) ardından bir de düz liseye gidip orayı da aynı koşullarda bitiriyor…
    bu gençten ne bekleyebiliriz ki…

  2. Petek Hanım öncelikle değer verip yazı hakkında yorum yaptığınız için çok teşekkür ediyorum.

    Söylediklerinizde sonuna kadar haklısınız. Öğretmen olup olmadığınızı da bilmiyorum ancak, yazıda dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Böyle bir gencin yetişmesini sağlayan eğitim sistemimizi eleştirdiğimi düşünüyorum ben. Ancak şöyle de bir durum var ki sadece Milli Eğitim Bakanlığı’nın üzerine bu suçu yıkarsak hatalı bir yargılama yapmış oluruz.

    Bu gencin böyle olmasında ailesinin de, gencin de, öğretmeninin de Milli Eğitim’in de hatalı olduğunu düşünüyorum. Herkes yalnızca üzerine düşeni bari yapsaydı bunun gibi birçok gencimiz var olmayacaktı sanırım.

    Elbette öğretmenlerimiz kutsal birer elçi bizim için ancak ne yazık ki hiçbirimiz üzerimize düşeni layıkıyla yapmadığımız için bu haldeyiz ve olmamamız da kaçınılmaz gibi gözüküyor.

  3. kardeşim deneme için teşkkürler. Saptaman güzel. Herkesin dert yandığı bir konu bu. herkes eleştiriyor. gençlerimiz okumuyor, araştırmıyor diye fakat birincisi buna mani olmak elimizde değil çünkü bizi bize bırakmıyorlar. ikincisi de gelecek kaygısı hem araştırmayan , okumayan gençlik için bir mani hem de siz kendini geliştirme kaygısı içnde olanların bahsedilen gençliğin sorunlarına eğilmesine mani. size desem bencil olmayın eğitim seminerlerine katılın katılmazsınız. çünkü eğitim seminerleri bir iktisatçı için referans değil. burada sizi de suçlamıyorum sizde haklısınız gelecek kaygısı içindesiniz bu şartlarda yapacak bir şey yok. sadece bu duruma üzülülüyorum.

  4. @ramazan tuğluk, Ramazan Bey çok teşekkür ederim yorumunuz için. Bizi bize bırakmıyorlar çok doğru bir saptama buna katılıyorum gönülden.

    Evet eğitim aslında hepimizin görevi. Bir ekonomist adayı olarak da aslında bölümümle alakasız eğitimlere de katılıyorum. Yani eğitim seminerlerine gitmemek şeklinde bir ön yargım falan da bulunmuyor. Ancak eğitim konusunda en büyük görevin eğitimcilere düştüğünü tekrar belirtmek ister, saygılarımı sunarım.

  5. ya bu nasıl bişey kim yazdıydsa onu tebrik ederim saygılar :D

  6. bence hocayı şuyine yazın çok hoş

Sen Ne Düşünüyorsun? Hemen Yorumunu Yaz!

Facebook veya Twitter'la Giriş Yap:

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Şu HTML etiketlerini ve özelliklerini kullanabilirsiniz: <a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>